Psikoloji Kavramları

Psikoloji Bilgi Deposu

Erik Erikson’un Psikososyal Gelişim Kuramı

Posted by on Aralık 6th, 2007

Birinci evre ( temel güvene karşı güvensizlik dönemi):

Bu dönem Freud’un oral dönem olarak adlandırdığı evredir. Doğumdan ilk 1,5 yaş dönemine dek sürer. Bu dönemde çocuk her şeyi kendi ağzı ile yaşar. Çocuk her şeyi ağzına götürerek öğrenir. İstenen ve verilen ne varsa o anda alınır. Ağız bu dönemde vücudun en duyarlı bölgesidir. Asal işlev anne memesini arayıp,bulmak, emmek ve gıda almaktır. Ana-babanın bebeğe güven verici bir şekilde besleyici yaklaşımı , çocukta ileri dönemde dış dünyaya karşı olumlu beklentiler içinde oluşun temelini atar. 6. aydan itibaren dişlerin çıkışı ile birlikte ısırma dürtüsü gelişir. Daha önceki pasif dönem, aktif hale dönüşür. Isırma ile zevk almaya başlar. Bebek anne memesini ısırınca, memenin ağzından çekildiğini fark eder. Bu durumda ısırma isteğini frenlemeyi öğrenirken, çevresini de etkileyebildiğini görür. Bu sayede çevresindekilerden ayrı bir varlık olduğunu öğrenmeye başlar. Çocuk diğer duyularını da kullanma yeteneğini geliştirir. Elini uzatarak çevresindekileri yakalamaya, ele geçirmeye çalışır. Bu dönemde çocuğun ebeveynleri çocuğun ihtiyaçlarını düzenli bir şekilde ve zamanında karşılarsa çocukta bir güven, iyimserlik ve ümit hissi gelişir. Bu güven sadece çevresindekilere karşı değil, aynı zamanda kendine ve kendisinin yapabileceklerine karşı da kazanılır.

Bu durumun oluşamadığı durumlarda , çocuk istediğini, gereksindiğini elde edemediğinde , güvensizlik hissi geliştirir.

Bir bebeğin çevresi ile iyi bir ilişkisinin, uyumunun varlığı istekli ve rahat bir şekilde beslenmesi, uykunun düzenliliği , rahat idrar çıkarma ve dışkılaması ile belirlidir.

Çocuğun bu dönemdeki ilk sosyal başarısı anne-baba gözü önünde olmadığında, ağlayıp, korku duymadan, kaygı ya da öfke göstermeden bu duruma dayanabilmesidir. çocuk artık ebeveynlerinin yanından uzaklaşmasına katlanabilmeyi başarır. Büyüyen çocuk artık ana babası yanında olmadan, kendisini sevdiklerini, onu terk etmediklerini kavrar. Ailesi o an yanında olsa da olmasa da sürekli olarak sevildiğini, kendisinin onlar için önemli olduğunu bilir. Çocuğun çevresi ve iç dünyası her iki durumda da sabit ve düzenli olup, dış ve iç dünyası birbiri ile uyumlu ve sorunsuzdur. Çocukta ilk benlik duygularının temeli bu dönemde atılır. Bu donemin ilerlemesi ile çocukta emekleme, ayakta durup, yürüyebilme, dışkılama gibi aşamaları gerçekleştirme için özgüven duygusu gelişmeye başlar. Bu süreç iyi bir anne-çocuk ilişkisi gerektirir. Bebeğin fiziksel (beslenme, tuvalet ihtiyacı, çevresel koşullardan korunma gibi) gereksinimlerinin karşılanması kadar , hatta daha çok duygusal açıdan beslenmesi , çocukta iyilik, güvenlik duygusunu , sağlıklı bir birey olma hissini oluşturacaktır. Geçen günler içinde elbette ki bir takım şeylere sahip olamayıp, ya da yapamayıp hayal kırıklıklarına uğrayacaklardır. Ancak bu sınırlanmaların aslında bir anlamı olup, toplumsal gereklilikler olduğu izlenimi verilmeli, her davranışın olumlu ya da olumsuz sonuçları olabildiği gösterilmelidir. Keyfice ve duruma göre değişen sınırlanmalar kişide sorunlu bir kişilik yapısı oluşumuna yol açabilmektedir.

Bu dönemin uygun bir şekilde yaşanamaması, ebeveynlerin yokluğu ya da yanlış tutumları nedeniyle sağlıklı bir şekilde geçilememesi halinde ileri dönemde kişilerde kötümserlik, paranoid ya da sanrısal bozukluklar, ümitsizlik şeklinde tavırlar, içekapanıklık (şizoid kişilik), alkol-madde bağımlılıkları gelişebilir.

İkinci evre ( özerklik-bağımsızlığa karşın utanç ve şüphe dönemi):

Freud’un anal dönem olarak adlandırdığı dönemdir. Bu donem 1-3 yas arasını kapsamaktadır. Bu dönemde çocuk konuşmaya başlar, barsak kontrolü ile dışkısını tutabilmeye başlar ve istemli kas kontrolü kendini gösterir. Çocuk dışkısını tutup, bırakabildiğini keşfeder.Bu şekilde çocukta işbirliği ya da inatçılık şeklinde davranış yapıları gelişebilir.

Aile eğer çocuğa karşı aşırı koruyucu olmadan, yeterli özgürlük ve desteği verirse , çocukta özgüven duygusu gelişerek, çevresindekileri ve dış dünyayı kontrol edebileceği hissi gelişir. Bu olmaz, çocukta otonomi cezalandırılıp,aşırı koruyucu olunursa öfke, şüphe, ve utangaçlık kendini göstermeye başlar.

Aile tarafından çok erken dönemde ya da aşırı bir baskı ile dışkı eğitimi ya da başka eğitimler uygulanacak olursa, çocuğun iç kontrolünü sağlaması yolundaki gelişimi olumsuz etkilenerek, gerileme ya da yanlış gelişimlere yol açılabilir. Aynı şekilde aile tarafından uygulanabilen aşırı koruyucu tutumlar da çocuğun özdenetimini ya da yargılama yeteneğini zayıf bırakacağından özgür iradesinin gelişimini sekteye uğratacaktır. Bu durumda kişide ileri dönemde utanç ve şüphe gibi tutumlar baskın hale gelebilecektir. Çocuk ailesinden edindiklerinin ötesine geçmekte zorlanacaktır. Bu dönemi uygun bir şekilde geçemeyen birey, ileri dönemde etrafındakilerin kendisini kontrol altına almak istediği şeklinde paranoid bir yapı geliştirebilir. Mükemmeliyetçilik, esneklikten yoksun olma şeklinde tavırlar bu donemdeki sorunlardan köken almaktadır. Çocuğun dışkısını tutup-bırakma arasındaki birbiri ile zıt eğilimlerinin getirdiği çatışma, daha sonra cimrilik, esneklikten yoksunluk , sabit fikirlilik, mükemmeliyetçilik ile bir arada olan obsesif-kompulsif kişilik yapısının temellerini atar.

Çocuğun etrafındakiler bu donemde onu kendi işlerini yapıp, yere sağlam basma, yardımsız kendi ayakları üzerinde durma konusunda cesaretlendirmelidir. Sahip olma ve sahip olduklarını bırakma arasındaki sağduyu ve dengeyi ( dışkılama da olduğu gibi) oluşturarak, uygun yargı yeteneğinin gelişmesine olanak sağlamalıdırlar. Bu dönemde çocuğun özgür iradesini kullanarak, seçimler yapıp, deneme -yanılma yolu ile öğrenimi engellenirse, kendi bedeni üzerinde bunları yapmaya çalışacaktır. Bu da obsesif-kompulsif bozukluğa eğilimi arttıracaktır. Dediğim dedik ve her şeyin detaylarına inen bir davranış yapısı oluşabilecektir. Çocuk bu sırada yaşanan sorunlar nedeniyle utanç ve başkalarına kıyasla kötü olduğu duyguları içine girebilecektir. Gelişen çocuk kendini, vücudunu, düşünce ve hedeflerini pis ya da olumsuz olarak görebilecektir. Kendi değerlerine inancı sarsılmadan, zedelenmeden kendi vücudu, düşünceleri ve davranışlarına uygun bir şekilde denetim sağlayabilmesi başarılabilirse, ileri dönemde iyi niyetlilik, işbirliği, sevgi, özerklik ve kendini sunabilme yetileri süreklilik kazanabilecektir.

Çocuklukta gelişen,kendisinin denetimindeki bu özerklik duygusu, ileri dönemlerde adaletli yaşamı, yasalara saygıyı, kurumlara güvenin oluşmasına zemin hazırlayacaktır.

Üçüncü evre (girişime karşı suçluluk dönemi):

Freud’un faillik-ödipal dönem olarak adlandırdığı dönemdir. 3 yaş ile 5 yaş arası dönemi kapsamaktadır. Çocuğun iskelet-kas sistemi üzerine hakimiyetinin artışı ve dil becerilerinin gelişimi ile dış dünyanın ,keşfi ve orada rol almak şeklinde üstünlük-büyüklük düşünceleri başlar.Çocukta aşırı bir merak, cinsel organlarla ilgili yoğun düşünceler, başkaları ile rekabet ve çevredekilere fiziksel olarak zarar verme görülür. Çocuğun cinselliğe olan giderek artan merağı grup içi cinsel oyunlara, kendi ya da yaşıtlarının cinsel organlarına dokunma davranışlarına yol açar. Eğer aile bu davranışları aşırı bir şekilde bastırıp, korkutarak önlemeye çalışırsa, ileri dönemde cinsel alanda sorunlu ve baskılanmış bireyler oluşur.

3. Yaş sonuna doğru kas gücü ve düşünce yeteneği gerektiren uğraşlara başlar. Bu sırada çevrelerince yetersiz hissettirilirlerse, ileri dönemde kendisinin başlattığı aktiviteler nedeniyle suçluluk hissi yaşayabilirler. İnisiyatif kullanma konusunda bu dönemde oluşan çatışmaları, kendi potansiyellerini, gerçekleştirebilecekleri en iyi davranışlarını sergilemelerine engel olabilir. Tutku ve hırs kavramları bozulabilir.

Yaşıtları ile oynayarak,onlarla nasıl ilişki kurabileceğini öğrenir. Eğer bu dönemde saldırgan dürtülerine hakim olabilmesi, uygun bir şekilde sağlanırsa çocukta inisiyatif kullanabilme yetisi ve tutku sahibi olma özelliği gelişir. Çocuk kendi davranışlarını sınırlamayı öğrenir. Saldırgan dürtülerini oyun,yarışma, eşya kullanma gibi yapıcı bir yöne yönlendirerek, başarılı ve sorunsuz bir çözüm sağlar. Aşırı baskılanma çocuğun girişimciliğini ve hayal gücünü kısıtlar. Çok güçlü bir süper ego gelişimine neden olarak, ileride ya hep ya hiç tarzında düşünme, çevresindekileri kendi ahlak kalıpları içine girmeye zorlama şeklinde davranışlara yol açabilir. Bu dönem başarılı bir şekilde aşılırsa sorumluluk, kişisel disiplin özellikleri gelişir.

Bu dönemde yasaklanmış dürtülerin baskılanması ile kişide suç ve kaygı duyguları oluşur. Bu gelişen taslak ileride ahlak kavramını oluşturacaktır.

Bu donemde çocuk, oedipus ve elektra kompleksleri denen karşıt cins ebeveyne yakınlaşıp, kendi cinsinden olan ebeveyni rakip gibi görme şeklindeki gelişimsel düşüncelerden kurtulup, kendi inisiyatifini ortaya koyarak, kendinde gelişen ahlak kuralları ve yaşam prensipleri çerçevesinde daha az çatışmalar ve suçluluk duyguları hissederek yaşamayı öğrenir.

Bu dönem başarılı bir şekilde yaşanamaz ise , suç ve girişim arasındaki çatışma ileri dönemde yaygın anksiyete bozukluğu, konversiyon bozukluğu da denen somatoform dissosiyasyonlara ,fobik bozukluklara ve psikosomatik bozukluklara yol açabilecektir.

Bu dönemde cinsel organların uyarılabilmesi görülmektedir. Bu değişim ile birlikte , uyarılma sonucu ayıplanma, cezalandırılma korkusu başlamakta, cezalandırılma sonucunda çocuğun kendi cinsel organının kesileceği ya da tahrip edileceği şeklinde korkuları başlayabilmektedir.

Vücut daha bir gelişmekte, buna düşünsel gelişim de eklenmektedir. Gelişen çocuk kendi işlevlerinde daha etkin olup, inisiyatif kullanmaya başlar. Karşılaştığı başarısızlıkları tolere edebilmeye, olmazsa kendine başka hedefler belirlemeye çalışır. Sorumluluklar üstlenmeye, ufak planlar yapmaya başlar. Bir önceki donemde varolan özerklik, artık daha bir amaca yönelik, daha mantıklı ve uyumludur.

Bu donemde sergilenen düşünsel ve vücutsal çaba sonucu sağlananlar ve elde edilen hazzın çevrece yoğun eleştirisi, suçluluk duygularına yol açmaktadır. Annenin bir numarası olma amacı ve bu uğurda sergilenen tavırlar , kıskançlık, suçluluk duyguları ve kaygıya neden olabilir. İleri dönemde, çocuğun kendi içinde ana-babanın kendine koyduğu yasaklar ve uygulanan eleştirileri mumla aratan bir denetleme kurumu - baskın bir süper ego- gelişebilir.

Bu dönem uygun bir şekilde yaşanırsa, çocuk sınırlarını bilerek, çevresiyle uyumlu bir şekilde görevler üstlenir, eşya ve amaca uygun nesneleri kullanarak, mutluluk ve başarı duygusunu daha çok tadar.

Dördüncü evre (Üreticiliğe karşın küçüklük-değersizlik dönemi):

Freud’un latent dönem olarak adlandırdığı dönemdir. 5 yaş ile 11 yaş arası dönemi kapsamaktadır. Okul çağı dönemidir. Bu dönemde çocuk cinsel açıdan bir durgunluk dönemine girerken, yaşıtları ile ilişkileri artarak, yeni şeyler öğrenme ve bir şeyler üretmenin hazzını yaşamaya başlar. Kendini örnek aldığı kişilerle özdeşleştirerek , çeşitli alanlarda roller üstlendiği şeklinde düşlemler kurar. Eğer çocuk bu dönem öncesini ve bu dönemi başarılı bir şekilde geçememiş ise aşağılık ve yetersizlik duyguları geliştirir. Kişinin çevresindekiler bu dönemin aşılıp, yeterlilik duygusunun gelişmesinde asal rol alırlar.

Bu dönemde çevresel etkenler,okul ve görevlerle kendisinde daha önce varolan olgun olmayan istek ve hayallerini bırakarak,daha gerçekçi hedeflere yönelmeye başlar. Çevresi ya da kendisi için bir takım faaliyetlere girip, kazanımlar elde ederek, çevresinde destek bulmayı, onaylanmayı öğrenir. Bir şeyler yaparak, başladığı işi bitirmenin keyfine varmaya başlar. Kendinden yaşça büyük ya da daha deneyimlileri izleyerek araç,gereç kullanmayı öğrenir, el ve vücut becerisi geliştirir.

Bu yaş grubunda çocuğun anlayışlı, sabırlı, ilgili ana baba, öğretmen, patron, iş ve okul arkadaşları ile karşılaşamaması ya da onlar arasında zayıf-uygunsuz bir noktada bulunmaları halinde, yetersizlik ya da aşağılık duyguları gelişir. Çocuğa ayrım uygulanması, aşağılanması ya da aşırı koruyucu tavırlarda bulunulması , çocuğun kendisiyle aynı cinsiyetteki ebeveyn ile kendini uygunsuz bir şekilde karşılaştırması gibi durumlarda aşağılık ve yetersizlik hissi gelişebilir. Kendisine göre üst konumdaki kişileri örnek alamayıp, yanlış kişileri örnek alabilirler. Okul ya da mesleğe hazırlık dönemi ilk olarak ailede başlar. Ailenin bu hazırlık dönemini yeterli düzeyde yapmaması ya da beklenilen ideal okul hayatına ulaşılamaması durumunda, çocuğun akademik gelişimi aksayabilmektedir. Bazı durumlarda da aşağılık duygusu yerine para, güç ve saygı görmek için aşırı bir dengeleyici dürtüye sahip olunabilir. İş kişi için hayatta en önemli şey haline gelmiş olabilir.

Eğer büyüyen çocuk hayatını, hedeflerini, düşlemlerini sadece iş üzerine yoğunlaştıracak olursa, kendi duygusal ya da ruhsal gelişimini kısıtlayabilir.

Bu dönemde diğer kişilerle birlikte ortak bir şeyler yapma, başkalarının varlığında ya da denetiminde görev alma başladığından işbölümü, diğerlerinden farklı olarak sahip olduğu özelliklerin verdiği haz duyguları yaşanmaya başlar.

Beşinci Evre (kimlik duygusuna karşın rol kargaşası):

11 yaştan ergenliğin başlamasına dek süren evredir. Bir kimlik hissinin gelişimi bu evrenin asal amacıdır. Sağlıklı bir kimlik hissinin temelinde, daha evvelki evrelerin başarılı bir şekilde yaşanması yatmaktadır. Uygun kişilerin örnek alınması bu süreci kolaylaştırmaktadır. Bu evrede ahlaki değerlerde değişim gözlenebilmekte, ancak sonrasında her alanda olduğu gibi burada da taşlar yerine oturmaktadır.Daha önceki inanç, düşünce ve alışkanlıklar sorgulanmaya başlar. Vücutsal büyüme ve cinsel gelişim gözlenir. Çevrelerince nasıl görülüp, değerlendirildikleri ve hangi mesleğe daha uygun oldukları şeklinde düşünceleri bulunmaktadır.

Daha önce yaşanılan evden ve ebeveynlerinden ayrılıp ,kendi ayakları üzerinde durarak hayatını yaşamak bu dönemdeki önemli bir hedeftir. Aileden ayrılamamak ve uzamış bağımlılık davranışları oluşabilir. Bu dönemde kişide rol kargaşası oluşması önemli bir sorundur. Kişide cinsel,sosyal, mesleki vb. alanlarda kendini bir yere ait hissedememe, çevreden uzaklaşıp tek başına yaşama ya da uygun olmayan seçimleri yeğleme sonucunda psikotik türde ya da suça yönelik davranışlara neden olmaktadır. Birey kendisini yetersiz hissedebilir. Kendilerini güçlü görebilmek için bir takım özellikleri ön plana çıkararak, önemli kişilere benzemeye, onların tarzlarını edinmeye başlarlar. Bu evrede cinsel kimlik sorunları başlayabilmektedir. Kişiler kimlik krizlerini aşabilmek için,ortak kimlik sunan bir takım çeşitli alt grup yada çetelere girebilmekte ya da yerel kahramanları örnek alabilmektedirler.

İlk gençlik aşkları yaşanmaya başlar. Ancak bu aşklar daha masum ve kendini arayışın bir uzantısı olarak kısa sürelidir. Henüz yeterli olgunluğa kavuşmamış olan kişilik yapısı, ilişkilerinde de iniş-çıkışlar,ayrılıklar ile kendini gösterir.

Bu dönemde kendinden farklı yapıda, düşüncede, alışkanlıklarda olanları kabul etmeme, dışlama hatta onlara karşı saldırı içine girebilmektedirler. Benzer düşünce yapısındakilerle bir araya gelerek kuvvetli görünmeye ve ortak bir kimlik oluşturmaya çalışabilirler. Bu gruplarda suç işleme, alkol-madde kullanımı gibi davranışlar belirebilir.

Birey yaşıtları ya da çevresindekilerce onaylanma, saygı duyulma gereksinimini bu şekilde sağlayabilmektedir.

Bu dönemde birey kendinin en iyisini ( olumlu ya da olumsuz anlamda) araştırıp, bularak gelecekteki erişkinliğin dünyasına adım atmak için yer bulmaya çalışır. Bu aşama ana-babalık ya da eş olmak yolunda kendisini ruhsal ve sosyal olarak hazırlamada önemli bir basamaktır.

Altıncı evre ( tek başınalığa karşın yakınlık kurma dönemi):

21- 40 yaş arası dönemi kapsamaktadır. Eğer kimlik krizi çözülmüşse cinsel yaşantı, arkadaşlık ilişkileri ve tüm sosyal iletişimler kişi için korkutucu olmaktan uzaktır. Bu aşamaya gelene dek elde edilen kimlik başkalarının kimlikleriyle daha çok bir araya gelmeye, kaynaşmaya başlar. Dost ve eş ilişkileri ile bazen taviz vererek, bazen karşılıklı özveri alışverişleri ile ilişkilerini sürdürebilme alışkanlığı kazanılır. Bu devredeki temel hedef bir başkası ile yakın iletişim kurulmasıdır. Başarılı ve düzenli bir evlilik ya da aile ilişki yapısı yakınlık kurma kapasitesine bağlıdır.

Birlikteliğin kurulup, sürdürülebilmesi, bu aşamada bazı kişilerin sahip olup, kendini diğerlerinden ayrı kılan özellik ve yeteneklerin, kişilik yapısının kısaca benliğin kaybı korkusuna yol açtığından bunlardan kaçınma gözlenebilir. Bu da yalnız kalma duygusu ve kendi çevresine yüksek duvarlar örerek,korku, kuşku,risk alamama, birisini sevememe ve kendi kendinin kurdu olmasına yol açar.

Yakın ilişki kurmamak, çevresindekileri kendisi için zararlı ya da tehdit edici görerek kendinden uzak tutmaya , bu amaçla kendi güvenlik çemberini çok dar tutarak, insanları bu alana sokmamak, kendinden öyle ya da böyle uzaklaştırarak,gerekirse bu amaçla onlarla mücadele etme davranışlarına yol açmaktadır. Bu durumda,bu aşamada çok kesin olarak bilinen-tanıdık ile bilinmeyen-yabancı arasına bir hat çekilip, kısır bir ortam içine sürüklenilebilir. Benzerleriyle bile savaşmaya dayanan ilişkiler yaşanabilir.

Yedinci evre ( yerinde saymaya karşı üretkenlik dönemi):

40-65 yaş arası dönemi kapsamaktadır. Kişi üretkenlik ile duraklama arasında seçimini yapma aşamasındadır. Bu dönemde üretkenlik, daha küçükleri, hayata yeni başlayanları olumlu amaca yöneltmek ve yükselen nesli oluşturmak, muasır medeniyet düzeyine yöneltmektir.Aynı zamanda ev dışında olup, monotonluğu kıran aktivitelerle uğraşmak anlamındadır. Bu döneme dek kişi ruhsal, sosyal ve cinsel gelişimini uygun hız ve rotada tamamlamamışsa , gerçek ve içten olmayan bir yakınlaşmaya gereksinim duyarlar. Geçmişteki şaşaalı sahte yükselme dönemi bitmiş ve çöküş öncesi duraklama dönemi başlamıştır. Aslında bu dönem çok öncelerden sinyallerini vermiştir. Çocukluk döneminde yaşanan olumsuzluklar, bunların etkisini gidermeye çalışan kendini aşırı değerli, üstün, kafa dağında görme türü gibi sahte rahatlatıcı düşünce ve hareket yapıları ve sonunda her şeye karşı inancın tükenmeye başladığı , hayata olumsuz bakışlar gibi…İletişim kurmak bu gibi durumda sadece obsesifçe bir yakınlık anlamındadır, gerçek bir dostluk değildir.Bu kişiler evlenip, çocuk sahibi olabilmelerine karşın gene de herkese uzaktırlar. Sanki kendileri çocuktur ve kendileri ile ilişki halindedirler. Bu dönemde alkol ve bağımlılık yapıcı madde kullanımına rastlanmaktadır.

Sekizinci evre ( son aşamada umutsuzluk hissine karşın benlik bütünlüğü-bilgelik safhası):

65 yaş üzeri dönemi kapsamaktadır. Bu dönemde kişi bütünlük ( hayat dolu dolu ve üretken bir şekilde yaşanmıştır, yaşanan hayattan tatmin olunmuştur) ya da umutsuzluk (hayatın anlamı yoktur ve boş geçmiştir hissi vardır) arasında bir çatışma yaşar. Bütünlüğü yaşayan kişi bilgedir. Hayattaki yeri ve rolünü kabul etmiştir, kendisi ile barışıktır. Kendi yolunu kendisi çizmiştir ve sonuçlarından kendisi sorumludur. Kişi artık geri dönemeyecek ya da geçmişi değiştiremeyecek bir aşamadadır. Bu döneme dek olan basamakları uygun bir şekilde, çok zedelenmeden ve büyük hatalar yapıp çevresini yıkmadan çıkmışsa bir rahatlık ve olgunluk içindedir. Etrafına güven duygusu ve olumlu diğer duyguları yansıtır. Hayatını eksi ve artıları ile kabul etmiştir, pişmanlık duyguları taşımaz. Hayata keşke tekrar başlayıp, olanları düzeltsem ya da farklı yaşasam şeklinde yaklaşmaz. Geçmişini ‘yapabileceklerimin en doğru ve iyisini yaptım’ şeklinde değerlendirerek, huzur içindedir.

Bu hissin yaşanmadığı ve önceki basamakların sorunlu olup, hakkıyla geçilemediği durumlarda derin bir pişmanlık, değersizlik ve depresif düşünce yumağı ile karşılaşılır. Ölüm korkusu belirgindir. Artık geçmişe tekrar dönmek, olanları düzeltmek olanaksızdır ve ne yazık ki ekilenler biçilmektedir. Yaşanması ,sahip olunması ya da hissedilmesi gerekipte , bunların olmaması, beklenen ilgi ve anlayışın görülmemesi, becerilerdeki azalma, sağlığın kısmen bozulması kişide kendi etrafındakilere yönelik nefret duyguları, umutsuzluk hislerinin oluşmasına yol açar. Bu içe kapanma, yakınlarını etrafında tutmak için değişik çabalar içine girilmesi, gençlere karşı olumsuz, eleştirel bakış açısına neden olabilir. Ümitsizlik, nefret ve ölüm korkusu içindedir. Hastalık hastalığı, depresyon,psikosomatik hastalıklara rastlanmaktadır.

Toplumda sağlıklı bireylerin yetişmesi , sağlıklı ve bilge düzeyine erişmiş,yukarıda belirtilen sekizinci evrede beklentilerini gerçekleştirmiş olgun kişilerin varlığı ve bunların kendileri gibi araştırmacı, çalışkan, sabırlı, dürüst ve mutlu olmasını bilen kişileri yetiştirmesi ile mümkündür. Bilinen bir deyimle ‘kılavuzumuzun karga olmaması’ gerekir. Ana-baba ya da diğer büyükler ölümden korkmayacak bir olgunluğa ulaşabilmişler ise çocuklar da aile okulunda öğrendikleri ile yaşamın sorunları ve sorumluluklarından korkmayacak,onları göğüsleyebilecek özgüven ve beceriye sahip olacaklardır. Aile içi eğitim, aile içi demokrasi ve ahlak anlayışı toplumun yükselip,kaliteli hale gelmesinde asal öneme sahiptir.

Kaynak: www.genetikbilim.com

Posted in Erik Erikson, Psikoloji Temel Kavramları | No Comments »

KODLAMA

Posted by on Aralık 5th, 2007

Belleğin üç temel işlemi vardır. Bunlar; kodlama, saklama ve geri çağırma ( hatırlama ) dır.

Kodlama

Kodlama bilgiyi uzun süreli belleğe yerleştirme sürecidir. Kodlamanın amacı, bilgiyi anlamlı kılmak ve uzun süreli bellekteki ilişkili bir şemanın içine bağlantılı olarak yerleştirmektir. Anlamlandırma, yeni gelen bilgi ve ilişkili önceki bilgi arasında bağ kurma ve ilişkili şemadaki anlam ve bağlantılara dayanarak yeni gelen bilgiyi anlama veya bir anlam yükleme süreci olarak görülebilir. Yeni bilgi ile mevcut şema arasında kurulan bağ; bir imge, mantıksal bir çıkarım veya yeni bir fikirle önceden öğrenilenleri birleştirmeye hizmet eden başka herhangi bir şeye dayanabilir.

Anlamlı kodlama hatırlamayı artırmaya da yardım eder. Çünkü, hatırlama kodlama içinde gerçekleştiği bağlamda meydana gelir. Hatırlama durumu, kodlama durumuyla eşleştiği zaman en iyi hatırlama meydan gelir.

Bilgiyi anlamlı kodlama kısa süreli bellekte dört işlemde meydana gelir. 1) Sunulan bilginin özelliğini belirlemek 2) Sunulan bilgi ile ilişkili uzun süreli bellekteki mevcut bilgi veya şemayı belirlemek 3)Uzun süreli bellekteki mevcut bilgi ile yeni bilginin uzun süreli bellekte nasıl depolanacağını belirlemek. Bu süreç içerisinde anlamlı olarak kodlanan bilgi uzun süreli bellekteki ilişki şema veya şemanın içerisine bağlantılı olara yerleştirilir. Bilginin içinde örgütlendiği genel şema veya bağlantıları hatırlama yoluyla bilgiyi geri getirme kolaylaşır. Bu geri getirmede, bilgi birimi ayrı bir birim olara değil bağlantıları veya sıkı bağlantıları olan diğer birimlerle birlikte örgütlü bir yapı içerisinde meydana gelir.

Ayrıca bilgiyi kodlamada bellek destekleyiciler kullanabilir. Bellek destekleyiciler bir listedeki maddelerin kelimelerin ve karmaşık olgusal bilginin kazanılmasını ve hatırlamasını kolaylaştıran bir kodlama sistemidir. Bu kodlama sistemi yoluyla; ardışık maddelerin sırasının öğrenilmesi, bir listedeki kelimelerin öğrenilmesi ve kodlarının belirlenmesi yoluyla bilginin hatırlanması kolaylaşır. Örneğin, kelimelerin baş harflerinden anlamlı bir cümle oluşturulması, anahtar kelimeler kullanılarak ses benzerliği yoluyla kelimelerin hatırlanması vb. bellek destekleyiciler; sözel, görsel, işitsel ve imgesel olabilir,

Kodlama; belleğe giren bilginin zihinde kaydedilmesidir. Kodlamada bilginin görsel Ya da işitsel yolla gelmesi önemli değildir. Önemli olan; gelen bilginin anlamı, oluşturduğu kavramdır. Zihindeki bilgiler karma karışık bir yığın oluşturmaz. Öğrenilenler daha önce var olan ilgili bilgilerle ilişkilendirilerek kodlanır. Bir evde her eşyanın nasıl bir yeri varsa, zihindeki bilgilerin de yeri vardır. Alınan bir ilacı ecza dolabına koyduğunuz gibi, yeni bilgiler de uygun biçimde uygun yerlere yerleştirilir. Bu işlem zihnin kodlama işlemidir.

Zihin kodlama işlemini otomatik olarak yapar. Ancak bizi etkileyen, hatırlamak istediğimiz, duygusal doyum sağlayan durumlarda ek kodlamalar da yapılır. Bu tür kodlamalarda olayın bazı özellikleri abartılabilir, göz önüne alınmayabilir, duygusal yönüyle birlikte kodlanabilir.

Nasıl kodlanmış olursa olsun bu bilgilerin gerektiği zaman yeniden bilinç düzeyine çıkabilmesi için saklanması gerekir. Belleğin ikinci temel işlemi kodlana bilgileri saklamadır. Saklama sırasında olay; kodlama sırasındaki zihinsel, duygusal ve toplumsal özelliklerini taşıyacak şekilde korunur. Çünkü, bilgilerimizin önemli bir bölümünü yaşantılarımızla ediniriz. Yaşantılarımız birer anı olarak belleğimizde yer alır. Bu anıların kazanılmasında ve saklanmasında zihinsel, duygusal ve toplumsal etmenlerin önemli rolü vardır. Örneğin; bir bilgi yarışmasında elde ettiğimiz zihinsel başarı, bu başarının içinde bulunduğumuz toplumsal ortamda oluşturduğu sevinç ya da sevdiğimiz insandan aldığımız ilk mektubun bizde uyandırdığı duygusal coşku belleğimizde birer anı olarak yer alır. Zihinsel, duygusal ve toplumsal etmenlerle ilgili bu tür anıların kazanılması ve saklanması daha kolaydır.

Belleğin önemli işlevlerinden biri de çağırma ( hatırlama )dır. Çağırma, daha önce kodlanan ve saklanan bilgilerin yeniden bilinç düzeyine çıkarılmasıdır. Ek kodlamaların sayıca fazla olması hatırlama kolalığı sağlar. Bu nedenle, hatırlanmak istenen konular kodlanırken ek kodlamalarla hatırlama ipuçları sayıca artırılır. Etkili ders çalışma yollarından biri de insanın öğrenme sırasında ileride bu bilgiyi nasıl hatırlayacağını ve hangi noktaların kendisi için güçlük yaratacağını önceden kestirmesi, bunun için gerekli önlemi almasıdır. İnsanın uzun süreli belleğinde bulunan bilgi, miktarının çok oluşumuyla değil, örgütleniş biçimi ve hatırlama kolaylığıyla değer kazanır.

Belleğin bu özelliği bilgisayar programlarının yapılmasında göz önünde tutulmuş, insanın bilişsel süreçlerinin örgütlenme ilkeleri incelenmiştir. Bu nedenle çağımızda bellek ve bilişsel süreçler üzerindeki araştırmalar büyük ilgi çekmektedir.

Öğrenme ve bellekte tutma aslında birbiriyle sıkı ilişkisi olan iki kavramdır. Öğrenme en genel anlamda “davranış değişikliği” olarak tanımlandığına göre, edinilen bu davranışın varlığını sürdürmesi de öğrenilen bellekte saklanması, tutulması sonucu olur.

Hatırlama/ Kodlama Stratejileri

Etkili bir hatırlama stratejisi, hatırlamayı kolaylaştırır. İnsanlar kendi kültürünün özelliklerine dayanarak öğrendiklerini bellekte tutmak ve gerektiğinde kullanmak için, bilgileri konunun çeşidine göre planlı bir şekilde belli işaretlerle, hatırlatıcı ipuçlarıyla kodlama ilke ve yöntemlerini geliştirirler. Bazı insanlar anlamlar, bazı insanlar görünüm, bazı insanlar zaman ardışıklığı, anahtar sözcük ve başka durumlarla ilişki kurarlar. Sonra bu ilişkili uyaranlardan birisi hatırlandığında zincirleme olarak diğerleri hatırlanır.

Herkesin bir hatırlama stratejisi vardır.Tecrübe ile kazanılmıştır. Hatırlama stratejisinin oluşmaya başlaması çocukluk yıllarına dayanır. Gelişmenin belirgin olduğu dönem, genelde 10-12 yaşlarına rastlar. Ama öğrenme her yaşta değiştirilebilir, geliştirilebilir,

Hatırlama Stratejisi Geliştirme ve Hatırlama Kolaylığı

Öğrenmek ve öğrenilenlerin kalıcılığını sağlamak için, öğrenme faaliyetleri sırasında öğrenci, aşağıdaki işlemleri göz önüne almalıdır.

· Dikkatli olunmalıdır. Kısa süreli bellek kapasitesi sınırlı olduğu için, öğrenme durumunun dışındaki uyarıcılarla ilgilenilmemelidir. Farkındalık düzeyi yüksek olmalı ve kontrol altına alınmalıdır. Seçici olunmalı, kazanılacak bilgide kritik noktalar yakalanmalı, önemsiz bilgilerden ayırt edilmelidir.

· Yeni semboller öğrenilirken anahtar sözcükler kullanılmalıdır. Örneğin yabancı dil öğrenmede yabancı dildeki kelimeye ses benzerliği olan bir anadili kelimesi seçilmelidir. Sonra görsel bir imaj geliştirilebilir ve bu imaj yabancı kelimelerle donatılar.Anadildeki bir kelimeye ses açısından benzer olan kelime hatırlandığı zaman diğer kelimeler kolaylıkla hatırlanır.

· Daha önce bilinenlerle yeni öğrenilen malzeme arasında ilişki kurulmalı ve bilgiye anlam kazandırarak yeniden yapısallaştırılmalıdır.

· Bir duyusal sistemin uyarıcılarını başka bir duyusal sisteme dönüştürmelidir. Örneğin, algıladığı sözel ifadeleri görebilen resimlere dönüştürmeli, resimleri hayal etmeli ya da görsel uyarıcıya sözel anlamlar vermelidir.

· Çağrışım yöntemi kullanılabilir. Örneğin okunan bir bilgi bütününün her bölümü, evin belli bölgelerine yerleştirilebilir. Konunun bölümleriyle bölgenin belli bir kısmı düzenli bir biçimde ilişki içine sokulabilir.

· Çengel takma yönteminden yararlanılabilir.Bireyin iyi öğrenmiş olduğu bir dizi kelime olabilir. Bunların her birine bir başka kelime takılabilir.Birden ona kadar sayma çok iyi yapılabilir. Bunlara ilk kez birer kelime , ikinci kez birer kelime daha ekleyebilirsiniz.

Posted in Bilgiyi İşleme Kuramı, Kodlama, Psikoloji Temel Kavramları | No Comments »

UNUTMA VE NEDENLERİ

Posted by on Aralık 5th, 2007

Öğrenmenin tersi olan bir bellek işlevidir. Yani, öğrenilenlerin zihinde yeniden canlandırılamamasıdır. Unutmayla ilgili çeşitli kuramlar ileri sürülmüştür. Unutmanın tanımlanması ve türleri kuramların bu konudaki görüşlerine göre belirlenir.

Fizyolojik temellere dayanan kuramlara göre, unutma öğrenilenlerin ya da anıların beyindeki izlerinin zamanla aşınıp silinmesi sonucu olur.

Koşullanma yoluyla öğrenme kuramına göre; pekiştirilmeyen, ödüllendirilmeyen tekrarlar; uyaranlarla tepkiler arasındaki bağı zayıflatır, unutma ya da diğer bir deyişle, sönme olur.

Bir çok öğrenilen şey ve anılar bellekte saklı olmalarına karşın, unutulmuş gibi görünebilir. Freud ve diğer psikanalistler bunu baskı kavramıyla açıklarlar. Onlara göre, kişiye acı veren anılar bilinçten uzaklaştırılarak bilinç dışına atılır.

Daha önce de belirtildiği gibi, öğrenilen malzemenin ne derece öğrenildiği, öğrenilen malzemenin anlamlılığı, öğrenmeyi yapan kişinin öğrenmeye ne ölçüde güdülendiği, öğrenmeden sonraki etkenler de öğrenilenin belekte tutulmasını, saklanmasını ve hatırlanmasını etkiler.

Deneysel ruh bilimi araştırmalarında denekler herhangi bir öğrenme malzemesini hatasız olarak tekrarlayana dek öğrenmeyi sürdürürler. Araştırmacı, olabilecek en iyi hatırlamayı araştırıyorsa, deneklere tam öğrenme yaptırır. Yapılan araştırmalarda, tam öğrenmenin hatırda tutmayı kolaylaştırdığı, unutmanın daha az olduğu görülmüştür.

Öğrenilen malzeme anlamlıysa, anlamsız malzemeye kıyasla daha kolay hatırlanır. H. Ebbinghaus 1885′te yaptığı çalışmalarda, anlamsıza heceleri ( örneğin; TIC, PUV, GIB, vb. ) öğrenme malzemesi olarak kulanmış ve öğrenilen malzemenin anlamsız olmasının öğrenmeyi zorlaştırdığını saptamıştır. Araştırmada anlamsız hecelerden oluşan bir liste kusursuz bir şekilde iki kez tekrarlandığında, yani tam öğrenme olduğu belirlendikten sonra, bir zaman aralığı konmuştur. Kusursuz hatırlama için ilk denemede 1000 saniye kullanılmışken, ikinci denemede 600 saniye kullanılmış, 400 saniye tasarruf edilmiştir. Bu süre, bellekte tutulan malzemenin miktarının bir göstergesidir. Bu yönden tam bir öğrenme için çok elverişlidir. Daha önceden bir malzemeyi gören, öğrenen kişi ikinci kez aynı malzemeyi öğrenmesi gerektiğinde daha kısa sürede yeniden öğrenebilmektedir. Ebbinghaus, öğrenme ve yeniden öğrenme arasında yirmi dakikadan otuz bir güne kadar değişen çeşitli zaman aralıklarını kullanarak araştırmalarını sürdürmüştür. Ebbinghaus bu araştırmaları sırasında bir unutma eğrisi oluşturmuştur .

Şekilde de görüldüğü gibi, başlangıçta unutma çok hızlıdır. Sonra yavaşlamakta, en sonunda da aynı düzeyde sürmektedir. Başka bir deyişle, öğrenmenin hemen ardından hızlı bir unutma olur, daha sonra unutma azalır ve belirli bir düzeyde sabit kalır,

Hatırlama ve Unutma İlişkisi

Unutmada önemli olan bir diğer etken, bir öğrenmeyi yapmaya kişinin ne ölçüde güdülendiğidir. Kişi için belirli bir öğrenmeyi yapmak önemliyse bunu yapmak için istekliyse, daha bir öğrenme gerçekleştirir ve bunun sonucunda unutma daha az, hatırlama daha çok olur.

Öğrenme sırasında öğrenme işlemi yarıda kesildiğinde, tamamlanan öğrenmelere kıyasla daha fazla hatırlama olur. Buna ” Zeigarnik olgusu” denir. Bu konuyla ilgili deneysel araştırmalarda deneklere bir dizi öğrenme görevi verilmiştir. Bunların bazısı deneyci tarafından yarıda kesilmiş, bir bölümü de tamamlatılmıştır. Aradan zaman geçtiğinde yarıda kesilen öğrenmelerin, tamamlananlardan daha iyi hatırlandığı görülmüştür. Zeigarnik, deneyin yarıda kesilmeyi başarısızlık olarak yorumlandığını, bunun denekte gerginlik yarattığını, bir öğrenmeden başka bir öğrenmeye geçince bu gerginliğin sürdüğünü ve unutmayı azalttığını ileri sürmüştür. Bir lokantada yapılan bir araştırmada, garsonların hesabı henüz ödenmeyen yemek siparişlerinin hepsini hatırladıkları, hesapları ödenen siparişleri hatırlamadıkları saptanmıştır.

Genellikle doğrulanan Zeigarnik olgusu, öğrenme durumunda kişilerin kişilik özelliklerine göre bazen doğrulanmayabilir. Örneğin; kendini her zaman başarılı olmaya güdüleyen, kusursuzluğu kendine amaç edinen bir kişi öğrenimin yarıda kesilmesini başarısızlık olarak yorumladığında, unutması da fazlalaşabilir. Ayrıca eğer tamamlanmayan iş çok zorsa ya da kişiyi çok fazla tedirgin ediyorsa, kişi bilinçsiz olarak unutma eğiliminde olabilir.

Öğrenmeyle hatırlama arasındaki geçen zaman aralığında kişinin neler yaptığı, hatırlama miktarını etkiler. Örneğin; bir öğrenme malzemesi %100 öğrenildikten sonra kişinin uyuması ya da başka işlerle uğraşması hatırlanan miktarı değişir. Kişi uyanık kaldığında hiç bir işle uğraşmasa bile, etrafında olup bitenler onu etkiler. Bu da hatırlama anında olumsuz etki yaratır. Bu konuda yapılan çalışmalarda, öğrenmeden sonra uyuyan kişilerin uyumayanlara göre daha çok hatırladıkları görülmüştür.

a)Unutma Nedenleri

Unutmanın nedenleri de kuramların açıklamalarına bağlıdır. Bazı psikologlara göre unutmanın nedeni engelleyici etkidir. Bu etki iki şekilde olur:

1.Geriye doğru engelleyici etki (geriye ket vurma )

2.İleriye doğru engelleyici etki ( ileriye ket vurma )

Öğrenmeden önce ya da sonra yer alan başka bir öğrenme, hatırlama ve geri getirmeyi olumsuz yönde etkileyebilir. Söz konusu öğrenmeden önce yapılmış bir öğrenmeden kaynaklanan etkiye ileriye doğru, sonra yapılmış bir öğrenmeden kaynaklanana geriye doğru engelleyici etki denilir. Örnek olarak 30-40 kişinin bulunduğu bir sınıfa giren öğretmen öğrencilerin ismini sorup öğrenir. Daha sonra başka bir sınıfta aynı şeyi yapar. İlk sınıfta öğrenilen isimleri hatırlama gücü daha sonraki sınıfta öğrenilenlerin etkisi altında bozulur. Bu geriye doğru engelleyici etkidir. Bunun tersi de olabilir, o zaman ileriye doğru engelleyici etki söz konusudur. Yani, önce öğrenilenler sonra öğrenilenlerin hatırlanmasını güçleştirebilir.

Öğrenmeyle hatırlama arasındaki geçen süre içinde yeni bir öğrenmenin gerçekleşmesi, ilk öğrenilenlerin bellekte saklanmasına olumsuz bir etki yapar ve ilk öğrenilenleri hatırlama miktarı düşer. Buna ” geriye doğru engelleyici” ya da ” geriye ket vurma” denir. Bu olgu aşağıdaki gibi bir deney düzeniyle araştırılarak saptanmıştır. Böyle bir çalışmada iki gruba da ( A ) öğrenmesi yaptırılmış, daha sonra deney grubuna ( B ) öğrenmesi yaptırılırken,kontrol grubu dinlenmeye bırakılmış, yeni bir öğrenme yapmamıştır. Bir süre sonra uygulanan hatırlama testi sonucunda deney grubunun, kontrol grubuna göre daha az şeyi hatırladığı görülmüştür. Diğer bir deyişle, sonraki öğrenme önceki öğrenmenin hatırlamasına ket vurmuştur.

” İleriye ket vurma ” ya da ” ileriye doğru engelleyici ” etki olarak tanımlanan durumdaki deney düzeni ise aşağıda görüldüğü şekilde hazırlanır.

Burada deney grubu ( A ) öğrenmesini yaparken, kontrol grubu dinlenir. Sonra her iki gruba da ( B )öğrenmesini yapar. ( A ) öğrenmesini yapan deney grubu, yalnızca ( B ) öğrenmesini yapan kontrol grubuna göre ( B ) öğrenmesini daha az hatırlar. Başka bir deyişle, önceki öğrenme sonraki öğrenmenin hatırlanmasını bozmuş, ket vurmuştur.

İleriye ve geriye ket vurma ya da bozucu etkini olup olmaması, iki öğrenme işlemi arasındaki benzerliğe bağlıdır. Eğer iki öğrenme malzemesi birbirine çok benziyorsa, bozucu etki çok az olur ya da olumlu aktarma olur; öğrenilen malzemeler hem daha kolay öğrenilir hem de daha kolay hatırlanır. Bunun tersine, iki öğrenme malzemesi birbirinden çok farklıysa bozucu etki, ket vurma çok az olur. Çünkü birbirine benzemeyen iki öğrenme arsında olumlu ya da olumsuz aktarma çok az olur.

Freud’ un kuramına göre bastırma mekanizması da unutma nedenidir. Birey, kendini rahatsız eden konuları bilinçaltına iterek bu kaygıdan kurtulmak ister. Bilinçaltına itilen olayların hatırlanması oldukça güçtür.

Bazı kuramlara göre; öğrenilenlerin kullanılmaması unutma denir. Uygulamaya giren bilgiler zaman zaman tekrarlandığı veya alışkanlık haline geldiği zaman unutulmaz. Kullanılmayan bilgilerin kayıtlı olduğu sinir hücrelerinin sinaptik bağları zayıftır. Bu nedenle hatırlamak oldukça güçtür.

Öğrenmeyi koşullanmayla açıklayan görüşlere göre de koşullanmanın sönmesi bir unutmadır. Organizma, koşullu uyarıcı ile koşullu tepki arasındaki bağı unutur. Artık beklenen tepkiyi göstermez.

Bu nedenlerin yanı sıra bazı bellek bozuklukları unutma nedenidir.

Bellek yitimi (amnezi) çeşitli organik veya psikolojik nedenlerle hatırlama gücünün yitirilmesidir. Bellek yitimi kısmi veya genel olabileceği gibi, kısa süreli veya süresiz de olabilir.

Diğer bir unutma nedeni, beyin hücrelerinin yıpranmasına bağlı olarak gelişen organik bozulmalardır. Organik bozulmalar yaşla ilgili yıpranmalar, beynin bazı bölgelerine yeterli kan gitmemesi bağlı yıpranmalar olarak ortaya çıkar. Bunun yanında yeterli protein sentezinin yapılmaması bilgilerin kodlanmasını engeller. Kodlanmayan bilgiler kısa zamanda tamamen unutulur.

Posted in Bilgiyi İşleme Kuramı, Psikoloji Temel Kavramları, Unutma | No Comments »

ÖRGÜTLEME

Posted by on Aralık 5th, 2007

Bilginin uygun yapılar, biçimler içinde örgütlenmesi, gruplanması kodlamaya yardım eden bir süreçtir.

Örgütleme Stratejilerinin Gelişimi:

Örgütleme stratejilerinin çocuklardaki gelişimi ile ilgili yapılan araştırmalar önemli bazı sonuçlar ortaya koymaktadır. Bunlardan biri, küçük öğrencilerin daha büyüklere göre, bilgiyi gruplama ve organize etmeyi daha az kullandıkları, küçüklerin, materyali daha çok tekrar ederek ezberlemeye çalıştıkları gözlenmiştir(berk, 1989). Ayrıca, bazı araştırma sonuçları da, genel yetenek düzeyi daha düşük öğrencilerin örgütleme stratejilerini daha az kullandıklarını göstermektedir(E.Gagne,1985). Bazı araştırmalarda da üst düzeyde başarı gösteren öğrencilerin örgütleme stratejilerini, düşük düzeyde başarı gösterenin ise daha çok tekrar etmeye dayalı ezberleme stratejisini kullandıkları gözlenmiştir(Mc.Keachie,1988; Öztürk,1995; Karakelle, 1995; Yanpar, 1995; Yangın ve Yıldızlar, 1996).

Kısaca; örgütleme stratejilerinin kullanımında çocukların yaşları, genel yetenek düzeyleri ve içinde yaşadıkları sosyo-kültürel çevre etkili olmaktadır.

Ayrıca, öğrencinin örgütleme stratejisini kullanmasında yeni gelen bilgiye aşina olması, o bilgiyle ilgili ön öğrenmelere sahip olması da etkilidir. Eğer öğrenci o konuyla tümüyle yeni karşılaşmış ise kendi başına bilgiyi örgütlemesi mümkün olmayabilir. Bu durumda öğretmen, öğrenciye yeni bilgiyi nasıl yapılandıracağını açıklamalıdır. Bu amaçla öğretmen, kapsamı öğrenciye organize ederek sunmalı, kapsamın yapısını açıklamalıdır. Öğrenci için yeni karşılaştığı bilginin anlamlı bir bütün haline getirilmesi getirilmesine yardım eden, yeni bilginin çerçevesini çizerek öğrenciyi alacağı bilgiye aşina haline getiren bu tür örgütleyici bilgiye Ausubel, “Ön Organize Ediciler(Advance Organizers)” adını vermektedir(1968;1978). Örneğin; öğretmenin o gün işlenecek konunun ana hatlarını vermesi; yani konun başlık ve alt başlıklarını tahtaya yazması; o derste ulaşılacak hedeflerin açıklanması birer ön organize edici etkinlik. Ön organize ediciler, konunun temel çerçevesini vererek, öğrencinin ayrıntıları bu temel çerçeve içine yerleştirmesine, örgütlemesine ve sonuçta anlamlandırmasına yardım eder.

Ön organize edicilerin, öğrencilerin sadece materyal olarak verilmesi yerine, sözlü ya da yazılı olarak açıklanması, öğrencileri materyale daha yakınlaştırmakta ve alınacak bilginin daha anlamlı hale gelmesini sağlamaktadır. Bir çok araştırma sonucu, öğretmenler, öğretime ön öğreticilerle başladıkları takdirde, yeni materyalin öğrenciler için daha anlamlı ve tanıdık hale geldiğini, bu nedenle de daha kolay öğrendikleri ve hatırladıklarını göstermektedir(Luiten, Ames ve Ackermen, 1980).

Aşağıda öğretmenlerin bağlantıları, ilişkileri kurarak bilgiyi anlamlı hale getirmelerini sağlayan örgütleme yollarından bazıları verilmiştir.

Örgütleme Yolları

1-Çizelge, Tablo ve Matrisler: Konuyla ilgili temel çerçeveyi veren tablolar, çizelgeler ve matrisler bilginin yapılandırılmasında, örgütlenmesinde dolayısıyla da bilgiyi anlamlandırmada önemli bir yere sahiptir. Örneğin, Piaget’in bilişsel gelişim bölümünde verilen gelişim dönemleri ve özelliklerine ilişkin Tablo, bir organize edicidir. Önerme ağları ve şemaların işlendiği bölümde verilen çizelgele, içerikteki ilişkileri görmemizi sağlayıcı birer organize edicidir.

2-Hiyerarşik Yapılar: Örgütlemenin bilinen diğer bir türü de hiyerarşik yapı oluşturmadır. Özellikle hiyerarşik yapı oluşturma, kapsamlı bir kavram içine yeni bir kavram yerleştirildiğinde ya da var olanlara bir yenisi eklendiğinde oldukça faydalı bir örgütleme, dolayısıyla da anlamlandırma yoludur.Gagne(1977), öğretim materyali geliştirme yolu olarak, hiyerarşik yapı oluşturma üzerinde durmuştur. Gagne’ye göre hiyerarşik yapı, basit fikirler, kavramlardan karmaşık kavramlara, ilkelere doğru sıralanan aşamalı bir yapıdır. Öğretim materyalinin aşamalandırılmasının etkililiğine ilişkin araştırmalar, hiyerarşik yapı oluşturmayı teşvik edicidir. Gerek Gagne, gerekse Ausubel genel ilkelerin özel fikirleri kapsadığını düşünmekte ve bu önermenin de bilgiyidaha anlamlı hale getirmede kullanılabileceğini savunmaktadır. Ausubel’in ön organize edicileri, tümdengelim yaklaşımına uygun olarak öğretim materyalini ve etkinliklerini düzenlemeye yardım etmektedir. Gagne’nin hiyerarşik yapısı ise, aşağıdan yukarıya doğru aşamalı sıralanmayı gerektirir. Diğer bir deyişle, Gagne basit kavramlardan, karmaşık olanlara doğru adım adım ilerlemeleri esas alır(Gage ve Berliner, 1988; Slavin, 1989).

Program geliştirme öğretim ile ilgili yapılan araştırmalar, öğrenilecek bilgiyi örgütlemenin, öğrencinin bilgiyi anlamlandırmasına ve böylece daha kolay kodlayarak uzun süreli belleğe yerleştirmesine yardım ettiğini göstermektedir. Bu durumda öğrenme düzeyinin yükselmesine katkıda bulunmaktadır(Gagne ve Berliner, 1988, s. 293; Eggen ve Kauchak, 1992).

3-Diğer Örgütleme Türleri: Yaygın olarak bilinen diğer örgütleme türleri, konunun ana hatlarını belirleme, grafikler, modellerdir. Örneğin; bu kitapta her ünitenin başında verilen ana hatlar, bir örgütleme türü olarak, öğrenenin ünitenin ana ve alt başlıklar arasındaki ilşkileri görmesini sağlamak ve ayrıntıyı temel çerçeve içine yerleştirmesine yardım etmek üzere verilmiştir.

Ayrıca, bilgiyi işleme kuramının başında verilen bilgiyi işleme modeli de insanın bilgiyi depolama yapıları ve bilgiyi işleme süreçlerini anlamlı bir bütün olarak görmesini sağlayan bir örgütleme türüdür.

Bilgiyi örgütleme sadece, bilgiyi uzun süreli belleğe yerleştirmek için kodlamaya değil, aynı zamanda uzun süreli bellekte saklama ve geri getirmeye yani hatırlamaya da yardım etmektedir.

Posted in Bilgiyi İşleme Kuramı, Psikoloji Temel Kavramları, Örgütleme | No Comments »

Genişletme / Eklemleme (Elaboration)

Posted by on Aralık 5th, 2007

Eklemleme muhtemelen bilgiyi uzun süreli belleğe yerleştirmek üzere kodlamaya yardımcı en etkili stratejidir. Ayrıca, rastlantıylada olsa derslerde büyük ölçüde kullanıldığı söylenebilir.Genişletme/Ekleme, bilginin anlamlılığını artırmak üzere, bilgi bütünün parçaları arasındaki bağlantı, çağrışım sayısını artırma sürecidir. Eklemleme, yeni alınan bilgi ile uzun süreli bellekte halihazırda var olan bilgi arasında ilişki kurulduğunda, bağlantı sağlandığında meydana gelir. Diğer bir deyişle genişletme/eklemleme yeni bilginin uzun süreli bellekte halihazırda var olan eski bilgi ile ilişkilendirilmesi yoluyla yeni bilgiye anlam verme ve anlamı genişletmedir. Yeni bilgiyi anlamlandırmak için, yeni bilgiyle ilgili daha önce kazanmış olduğumuz, uzun süreli bellekteki şema kullanılır. Var olan şemadan gerekli bilgi çekilerek yeni bilgiyle bağlantıları kurulup yeni bilgiye anlam yüklendiği gibi, eski bilginin anlamı da genişletilebilir. Eklemleme genellikle otomatik olarak, farkında olmaksızın yapılır(Gestalt kuramının incelendiği bölümde de açıklandığı gibi, beyin gelen uyarıcılara, kendisinde var olan bilgiyi kullanarak yeni anlamlar yükleme fonksiyonuna sahiptir).

Örneğin; daha önce de belirtildiği gibi, “Ida antika masa örtüsünü ödünç aldı” cümlesine, daha önce bizde var olan “antika” ve “ödünç alma” şemaları daha farklı anlamlar yüklememizi sağlamaktadır. Bu anlamlar, “antika örtüyü ödünç aldığına göre çok önemli konuklar var”, “örtü çok değerli olduğundan çok dikkatli kullanmalı”gibi olabilir.

Yukarıda açıklandığı gibi, eklemleme yoluyla yeni gelen bilgiye anlam yüklediğimiz gibi, bizde var olan bilginin anlamını, şemanın yapısını da genişletmemize yardım eder.Örneğin;ilkokul ikinci sınıf öğrencisi birler basamağı büyük olan sayıdan, küçük olan sayıyı çıkarmayı daha önce öğrenmiştir. Ancak, birler basamağı küçük olan sayıdan büyük olan sayıyı çıkarmayı öğrendiğinde “çıkarma işlemine” ait olan şeması genişleyecektir.

Sonuç olarak, eklemlenerek öğrenilen materyal ya da bilgiyi daha sonra hatırlama(geriye getirme) daha kolay olmaktadır. Çünkü eklemleme bir tür tekrar etmedir; bilginin uzun süreli bellekte sürekli saklanması için işleyen bellekte (kısa süreli bellek) yeteri kadar aktif halde tutulmasını, işlenmesini sağlamaktadır. Ayrıca, eklemleme varolan bilgiye yeni bağlantılar oluşturur. Bilginin bir parçası ile diğer parçaları arasında ne kadar çok sayıda ilişki kurulursa, orijinal bilgiye ulaşma yolarlıda o derecede artar. Bilgiyi hatırlamak için kullanılabilecek yolların çok olması; bilgiyi hatırlamada kullanılabilecek ipucu sayısının da çok olması demektir. Böylece çok çeşitli ipuçlarından birini kullanarak bilgiyi bulmak ve geriye getirmek mümkün olabilir. Yapılan açıklamalar açık, net ve uygun bir şekilde yapılan genişletmelerin hatırlatmayı büyük ölçüde kolaylaştırdığını göstermektedir(Schunk, 1991; Littlefield, Bransford ve Persampieri, 1984).

Ayrıca, başarılı öğrencilerin genişletme/eklemleme stratejilerini daha çok kullandıkları, mekanik bir şekilde tekrar etmesi(ezberleme) daha az kullandıkları gözlemlenmiştir. Daha yetenekli öğrencilerin sürekli olarak ilişkileri arayıp sorguladıkları ortaya konmuştur(Yangın ve Yıldızlar, 1996; E.Gagne, 1985).

Öğrenme-öğretme sürecinde uygulanılabilecek genişletme/eklemleme etkinlikleri

1-Önkoşul öğrenmelerin hatırlanması: Yukarıdaki örneği devam ettirecek olursak; ilkokul ikinci sınıftaki öğrenci, deste bozarak birler basamağı küçük olan bir sayıdan birler basamağı büyük olan bir sayıyı çıkarmayı öğrenecektir.Bu amaçla öğretmen öncelikle öğrencilerin daha önce öğrendikleri birler basamağı büyük olan sayıdan birler basamağı küçük olan sayıyı çıkarmayı hatırlamalarını sağlar.Aşağıdaki alıştırmaları yapmalarına rehberlik eder.

Bu problemin çözümlenmesi için neye ihtiyaç vardır? Bu problem diğerlerinden neden farklıdır? Yukarıdakiler deste bozmayı ve yeniden gruplamayı gerektirmiyordu. Ancak, aşağıdaki problemde çıkarılacak sayının birler basamağı, çıkarılan tek basamaklı sayıdan küçük olduğu için deste bozmayı, yeniden gruplamayı gerektirmektedir. Öğrencilerin her iki tür işlemin de temel çıkarma sürecinin türleri olduğunu gördükleri ve birbirleriyle benzerlik ve farklılıklarını belirlediklerinde, bilginin anlamlandırılması ve uzun süreli bellekten geriye getirilmesi daha kolay ve etkili olmaktadır.

Kısaca, derste yeni öğrenilecek bilgi ile ilgili daha önce öğrenilmiş olması gereken önkoşul bilgilerin hatırlanması sağlanmalı, öğrencinin yeni bilgi ile önceki bilgileri arasındaki ilişkileri açıkça kurmasına yardım edilmelidir.Böylece öğrencinin, bilgiyi daha iyi anlamlandırmasına ve sonra daha kolay hatırlanmasına rehberlik edilmektedir.

2-Sınıftaki mesajların açıklığı, uyumu, örgütleme biçimi, sınıftaki oturuş biçimi eklemlemenin niteliğini arttırır yada sınırlandırır:Yukarıda da açıklandığı gibi, bazen yeni bilgi ile ilgili detaylardaki boşlukları kendimiz doldurmaya çalışırız. Böylece eklemleme doğal olarak meydana gelir. Örneğin; gürültülü bir partide, karşımızdakinin söylediği bazı sözcüklere tam olarak anlamadığımızda, o sözcükleri biz tamamlayarak algılarız. Sınıfta da açıklamaları dinlerken ya da herhangi bir şeyi okurken bozuk yada eksik olan bazı mesajları beklentimize göre tamamlarız, anlamlandırmaya çalışırız. Ancak, verilen mesajlar ne derece açık, birbiriyle uyumlu ve iyi örgütlenmiş ise eklemlemenin niteliği o derece yükselir; sonuçta da öğrenme düzeyi artar. Ayrıca sınıftaki oturuş biçimi, öğretmen – öğrenci ve öğrenci- öğrenci etkileşiminin kolaylıkla sağlanması da eklemlemeye yardımcı bir faktördür(Cruickshank,1985).

3-Eklemlenen ağlar ve şemalar: Uzun süreli belleği, birbiriyle ilişkili önermeler seti olarak görmüştük. Eklemleme süreci de yeni öğrenmelerin hem birbiriyle hem de eski önermelerle bağlanması, ilişkilenmesi idi. Bu durumda, ders sırasında öğrencinin sahip olduğu önerme ağlarına ve şemalarına açıkça yapılacak eklemler öğrencilerin ilişkileri görmesini kolaylıkla sağlanacak, bilginin anlamlandırılmasını kolaylaştıracaktır. Örneğin; çıkarma işlemi örneğinde öğrenci kendisinde var olan “deste bozmaya gerek olmayan” çıkarma işlemine ait şemaya ekleme yapmış bu şemayı, “deste bozarak yapılması gereken çıkarma işlemini” de içine alacak şekilde genişletmiştir. Eklemlenen önerme ağları ve şemalar, eklenen bağlantılar, ilişkiler yoluyla bilgiyi anlamlandırmayı artırıcı temeller sağlarlar.

Sonuç olarak, öğrenciye ders sırasında verilecek şematik ağlar yoluyla onların eklemleme yapması; dolayısıyla da bilgiyi anlamlandırması kolaylaşmaktadır.

4-Benzetimler(Analogies): Yeni bilgilerin, daha önce kazanılmış eski bilgilerle yapay benzerlikler kurularak anlamlandırılmasını sağlamak üzere kullanılmaktadır. Benzetimler, özellikle doğal bağlar, ilişkiler kurmanın mümkün olmadığı durulmada eklemenin etkili olarak yapılmasına katkıda bulunur(Mayer, 1987). Örneğin; dolaşım sistemi açıklanırken bir şehrin su şebekelerine benzetilebilir. Damarların su boruları, kalbinde pompa gibi iş gördüğü söylenebilir. Bu durumda yeni bilgi olan dolaşım sistemi, daha önce bilinen su boruları ve pompayla ilişkilendirilerek eklemleme yapılması sağlanmaktadır.

Posted in Bilgiyi İşleme Kuramı, Eklemleme, Psikoloji Temel Kavramları | No Comments »

 
eXTReMe Tracker